bağımlılık

bağımlılık

bağımlılık

kurtarıcı rolü

kurtarıcı rolü

kurtarıcı rolü

öz-değer

öz-değer

öz-değer

Solmuş Bir Tablonun İzinde: "Aşırı Sevmek" ve Kurtarıcı Rolünün Melankolisi

Solmuş Bir Tablonun İzinde: "Aşırı Sevmek" ve Kurtarıcı Rolünün Melankolisi

Blog Image
Blog Image
Blog Image

Aşk, ruhun en derin yaralarını saracak bir şifa vaadi, hayatın gri tonları arasında aniden beliren en parlak renk gibi hissedilir. O coşkunun iliklere kadar duyumsanması, birinin gözlerinde kendi değerinin yeniden keşfedilmesi ve o güvenli limana sığınılması arzulanır. Ancak bazen, iyileşmek için sığınılan o liman, fark edilmeden kişinin kendi varlığından, ihtiyaçlarından ve ruh sağlığından ödün verdiği sancılı bir sahneye dönüşebilir.

Robin Norwood, bu sarsıcı tabloyu, kökleri çocuklukta atılmış, sevgi kılığına girmiş bir bağımlılık kalıbı olarak tanımlar. Bu noktada mesele, partnerin ne kadar sevildiği değil; bu sevgi biçiminin kişinin kendi içsel sanat eserini (kendiliğini) ne ölçüde tahrip ettiğidir.


Sevgi Maskesi Altındaki Bağımlılık

Sağlıklı sevgi; her iki tarafın da kendi ruhsal özerkliğini koruyarak, birbirlerinin varlığına kendi merkezinden kopmadan eşlik edebildiği ahenkli bir paylaşımdır.

Oysa "aşırı sevme" dinamiğinde bu denge, yerini bir bağımlılığa bırakılır. Kişi; genellikle duygusal olarak ulaşılamaz, ilgisiz veya "problemleri olan" partnerlere çekilir. İlişki, partneri "kurtarma" veya "değiştirme" amacına hizmet eden bir "restorasyon projesi" haline gelir.

Bu süreçte temel motivasyon sevgi değil, kontrol etme ve ihtiyaç duyulma/vazgeçilemez olma arzusudur. "Eğer sürekli veren olursam, terk edilmem" düşüncesi bilinçdışında bir güvenlik hattı oluşturur. Bu döngüde huzur "sığ", istikrar ise "sıkıcı" bulunur; çünkü sinir sistemi ancak kaos ve dramanın yarattığı o yüksek voltajlı gerilimi "tutku" olarak tanımaya kodlanmıştır. 


Kurtarıcı Rolünün Kökenleri: Çocukluk Atölyesi

Aşırı seven bireyler, partnerlerini iyileştirmeye çalışırken aslında çocukluktaki çaresiz anları "onarmayı" denemektedir. Çocukluk, bireyin sevgiye dair ilk "taslakların" çizildiği atölyedir. 

Duygusal yoksunluğun, öfkenin veya bağımlılıkların hüküm sürdüğü ailelerde çocuk, henüz kendi çocukluğunu yaşayamadan bir "bakıcı" veya "kurtarıcı" rolünü sırtlanmak zorunda kalır.

Sevgiye ulaşmanın tek yolunun “sorun çözmek” olduğunu öğrenen çocuk, yetişkinliğinde de sevgiyi "çabayla kazanılan bir ödül" olarak algılar. Bilinçdışı, çocukluk sahnesinde kazanılamayan o zaferi (mesafeli bir babanın veya sorunlu bir annenin onayı) mevcut partner üzerinden yeniden üretir ve sahneler. Kişi, kendi tuvaline renk sürmeyi hiç deneyimlememiştir. Bu yüzden, paleti zengin ama "hasarlı" görünen birine sığınarak; onun tablosunu restore etmeye çalışırken kendi eksik renklerini bulacağını umar. 


Odağı Kendine Çevirmek: Kendi Tuvalini Restore Etmek

Aşırı sevme döngüsünde birey, kendi tuvalinde yarım kalmış taslakları bitirmek yerine, başkasının tablosunu onararak oradan sızan renklerle kendi boşluklarını doldurmaya çalışır. O boşluk, ancak fırçayı kendi iç dünyasındaki o soluk ve ihmal edilmiş alanlara dokundurmakla dolar. Bu, ömür boyu içinde yaşayacağı asıl sanat eserine, yani kişinin kendi benliğine yatırım yapma yolculuğudur. 

Norwood’un da vurguladığı gibi bu dönüşüm şu aşamalarla şekillenir:

  • Farkındalık: Bu acı verici döngüden çıkış, bireyin sevgi nesnesini değil, "sevgi kavrayışını" dönüştürmesiyle başlar. 

  • Kurtarıcı Rolünden İstifa Etmek: Başkasını "düzeltme" çabasının, aslında kendi yaralarından kaçma yöntemi olduğu fark edilir. Odak kişinin kendi iç dünyasına, ihtiyaçlarına ve ruhsal gelişimine çevrilir.

  • Öz-Değer İnşası: Değerlilik hissinin bir partnerin onayına değil, bireyin kendi bütünlüğüne ve sağlam sınırlarına dayandırılması öğrenilir.

  • Huzuru Sevmek: Sinir sistemini kaostan uzaklaştırıp, "dinginliğin" de bir renk olduğunu keşfetmektir.


Sonuç: Üçüncü Tuvalin Dengesi

Sağlıklı bir ilişkide sadece iki ayrı tuval yoktur; bir de orta yerde duran, iki öznenin ortak temasıyla boyanan "İlişkinin Tuvali" vardır. Ahenkli bir paylaşımda, her iki sanatçı da önce kendi tuvalinin başında durur, kendi fırçasının sorumluluğunu alır; ancak o zaman orta alana, yani "Biz" boşluğuna renklerini cömertçe karıştırabilir. Asıl tahribat, kişinin kendi eserini terk edip partnerinin tuvalini "yeniden tasarlamaya" kalkışmasıyla başlar.

Gerçek bağ; partnerin yorulduğunda veya kendi gölgesinde kaybolduğunda ona şefkatli bir tanıklıkla eşlik edebilmektir. Buradaki hayati sınır, "davetli bir dokunuş"tur. Bu, partnerin içindeki asıl sanatçıyı yok saymak değil, onu fırçayı yeniden eline alması için cesaretlendirmektir. Nihayetinde aşk; ötekinin tablosunu değiştirmek değil, her iki sanatçının da kendi özgün eserini yaratırken birbirinin ışığından faydalanmasıdır.



Kaynakça:

Beattie, M. (2020). Eş Bağımlılığa Son: Başkalarının Hayatını Yaşamayı Bırakıp Kendinize Bakmaya Başlamak. (Çev. A. B. Dirim). Okuyan Us Yayınları. 

Mellody, P. (2019). Aşk Bağımlılığı: İlişkilerde Bağımlılıktan Kurtulmak. (Çev. E. Özkan). Kaknüs Yayınları.

Norwood, R. (2018). Çok Seven Kadınlar. (Çev. S. G. Kestelli). Pegasus Yayınları. 

Blog

Blog

Blog

Diğer Yazılar